Ihtiyacevim ekibi olarak “Eşek pokeri nedir” hakkındaki bu içeriğin sizler için değerli olduğunu umuyoruz. Görüşmek üzere!
Kayseri Akşamları ve Eski Masa
Sevgili Ihtiyacevim takipçileri, bugünkü yazımızda “Eşek pokeri nedir” konusuna odaklanıyoruz.
Kayseri’de akşamlar hep biraz sert gelir bana. Rüzgâr, Erciyes’in eteklerinden aşağı doğru inerken sanki şehrin üstüne ince bir hüzün serer. 25 yaşındayım ve hâlâ bazı geceler kendimi çocuk gibi hissederim; bazı gecelerse olduğumdan çok daha yaşlı. O dengeyi hiç bulamadım.
O dönem hayatım biraz dağınıktı. İşten eve geliyorum, evde sessizlik. Telefonu elime alıyorum, kimse yazmamış. İçimde bir boşluk var ama adını koyamıyorum. İşte tam böyle bir zamanda, çocukluk arkadaşım Mert aradı.
“Gel,” dedi, “bu akşam toplanıyoruz. Eski masa hâlâ duruyor.”
Eski masa dediği şey aslında basit bir mutfak masasıydı. Ama bizim için bir dünya. Üzerinde kahkahalar, küfürler, umutlar ve hayal kırıklıkları birikmişti. O masaya oturduğunda, hayatın biraz daha katlanılır hale geldiğini hissederdin.
O gece gitmeye karar verdim. İçimde tuhaf bir merak vardı. Sanki bir şey değişecekmiş gibi.
Eşek Pokeri Nedir?
O masaya oturduğumda ilk duyduğum şey kahkaha oldu. Ardından iskambil destesi karıştırıldı ve Mert, her zamanki gibi o kendine has sırıtışıyla konuştu:
“Bugün eşek pokeri oynuyoruz.”
İlk kez duyan biri için garip geliyor. Hatta biraz kaba. Ama bizim aramızda bu, sadece bir oyun değil. Aslında “eşek pokeri nedir?” diye sorulduğunda verilecek en doğru cevap şu olur: Kazananın değil, kaybedenin unutulmaz olduğu bir oyun.
Klasik poker kuralları var ama her elin sonunda kaybeden oyuncuya küçük, bazen saçma, bazen utandırıcı görevler verilir. Ama mesele görev değil. Mesele, o kaybın ağırlığını birlikte taşımaktır. Çünkü bazen insan kaybettiğinde yalnız kalır ya, işte biz onu kırmak için böyle bir şey icat etmiştik.
Oyun ilerledikçe kartlardan çok insanların yüzleri konuşur. Kim neyi saklıyor, kim gerçekten gülüyor, kim içten içe dağılmış… Hepsi ortaya çıkar.
Ben o gece bunu bilmiyordum. Sadece biraz eğlenmeye gelmiştim.
Ama içimde başka bir şey vardı. Sanki o masa bana geçmişi hatırlatacaktı.
O Geceki Oyun
Masaya oturduğumda herkes oradaydı. Mert, her zamanki gibi yüksek sesliydi. Elif, sessiz ama dikkatliydi; hiçbir şeyi kaçırmazdı. Burak ise her zamanki gibi fazla iddialıydı, sanki hayatın tüm sırlarını çözmüş gibi davranırdı.
Ben ise… sadece oradaydım.
İlk eli dağıttılar. Kartları elime aldığımda kalbim hafifçe hızlandı. Sebebini bilmiyorum. Belki de uzun zamandır ilk kez bir şeye gerçekten dahil hissediyordum kendimi.
İlk El
İlk elde kaybetmedim. Hatta kazandım. Ama garip bir şey oldu; kazandığımda bile içimde bir boşluk vardı. Sanki doğru şey olmamış gibi.
Mert bana baktı:
“Bugün şanslısın.”
Gülümsedim ama içimden “keşke değilim” dedim. Çünkü şanslı olmak bazen insanı daha yalnız yapar.
Elif o sırada bana baktı. Bakışı kısa sürdü ama içime işledi. Sanki “burada olman iyi ama neden geldin?” der gibi.
Bir süre sonra ikinci el başladı.
Kaybın İlk Tadımı
İkinci elde kaybettim.
Ve işte o an oyun gerçek anlamını göstermeye başladı.
Mert güldü. “Hoş geldin eşek kulübüne,” dedi.
Görev basitti: mutfaktan tuz getirip herkesin önüne koyacaktım ve hiçbir açıklama yapmayacaktım.
Gittim, tuzu getirdim. Masaya koydum. Oturdum.
Kimse konuşmadı. Ama herkes biliyordu; küçük bir kayıp bile insanın içine işler.
O an içimde garip bir şey oldu. Hayal kırıklığı gibi ama daha derin. Sanki hayat bana küçük bir ders vermişti: “Kazandığını sandığın şeyler her zaman kazanç değildir.”
Oyun Derinleştikçe Ben Sessizleştim
İlginizi Çekebilecek İçerik: Eş onayı olmadan kefil olunur mu ?
El el ilerledikçe ben daha da sessizleşmeye başladım. Her kaybedişte biraz daha kendime dönüyordum. Sanki kartlar sadece oyunu değil, beni de açıyordu.
Bir elde Burak kaybetti. Ona balkon kapısından dışarı bakıp “hayat çok güzel” diye bağırması görevini verdiler. Bağırdı. Ama sesi boşlukta kayboldu. Hepimiz güldük ama o gülüşün içinde biraz kırıklık vardı.
Sonra Elif kaybetti. Ona eski bir çocukluk anısını anlatması gerekti. Anlattı. O an sesi değişti. Daha yumuşak, daha uzak. Dinlerken içimde bir şey sıkıştı. Çünkü bazı insanlar geçmişlerini anlatırken bile kaybolur.
Ben ise sadece izliyordum.
Ve her izleyişimde biraz daha kendimi görüyordum.
İçimde Büyüyen Sessizlik
Bir noktadan sonra oyun bana oyun gibi gelmemeye başladı. Sanki herkesin içinde sakladığı şeyler kartlara karışmıştı.
Mert bir ara bana döndü:
“Ne oldu sana? Fazla sessizsin.”
Omuz silktim. “Bilmiyorum.”
Ama aslında biliyordum. İçimde uzun zamandır bastırdığım bir şey vardı. Kayseri’de büyürken öğrendiğim o “idare et” hali. Her şeyi içine at, kimseye yük olma, güçlü görün.
Ama o masa bunu kırıyordu.
Her kayıp, içimde bir kapıyı aralıyordu.
En Ağır El
Gecenin en ağır eli geldiğinde, sanki zaman biraz yavaşladı.
Kartları dağıttılar. Elime baktım. Hiç iyi değildi. Ama mesele kartlar değildi artık.
Kaybettim.
Bu sefer görev farklıydı. Masadaki herkes için bir şey söylemem gerekiyordu. Gerçek bir şey. Saklamadan.
İçim buz gibi oldu.
Önce Mert’e baktım. “Sen olmasan bu masaya gelmezdim. Ama bazen senden kaçmak istiyorum çünkü hep güçlüymüşsün gibi davranıyorsun.”
Mert sustu. Gülmedi.
Sonra Elif’e baktım. “Senin sessizliğin beni rahatsız ediyor çünkü benimkine çok benziyor.”
Elif gözlerini kaçırdı.
Burak’a baktım. “Senin kadar rahat görünmek istiyorum ama olamıyorum.”
O an odada bir sessizlik oldu. Oyunun sesi kesildi.
Ve ben ilk kez nefes aldım.
Ama bu rahatlatıcı bir nefes değildi. Daha çok açılan bir kapının rüzgârı gibiydi.
Eşek Pokeri Bize Ne Anlatır?
O gece anladım ki “eşek pokeri nedir?” sorusunun cevabı sadece bir oyun açıklaması değil.
Bu oyun, insanların birbirine dokunmadan birbirini anlamaya çalışmasıydı. Kaybetmenin bile paylaşılabildiği bir alan. Ve en önemlisi, insanın kendini saklayamadığı nadir anlardan biri.
Hayatta çoğu zaman kazanmaya odaklanıyoruz. İşte, ilişkilerde, arkadaşlıkta… Ama o masa bana şunu gösterdi: kaybettiğinde aslında daha çok şey anlatıyorsun.
Çünkü kazanç insanı kapatır. Kayıp ise açar.
Gece Biterken
Oyun bittiğinde saat çok geçti. Herkes dağılmaya başladı. Sandalyeler çekildi, kartlar toplandı.
Ben bir süre yerimde kaldım.
Mert kapıdan çıkarken bana baktı:
“İyi geldin,” dedi.
Cevap veremedim. Çünkü iyi gelip gelmediğinden emin değildim.
Sadece içimde bir şey değişmişti.
Elif çıkmadan önce kısa bir bakış attı. Bu sefer kaçırmadı gözlerini. O bakışta bir şey vardı; tam adı olmayan bir şey.
Burak ise her zamanki gibi gülerek çıktı ama bu sefer sesi biraz daha düşüktü.
Ben masada tek kaldım.
Kartların kokusu, kahkahaların yankısı ve içimde açılan boşlukla.
Sonra Kendime Döndüm
Eve yürürken Kayseri’nin soğuğu yüzüme vuruyordu. Ama bu kez farklıydı. Soğuk beni itmek yerine sanki içime giriyordu.
Kendi kendime düşündüm.
Ben kimdim?
Kazandığımda bile boşluk hisseden biri mi, yoksa kaybettikçe kendine yaklaşan biri mi?
Cevap yoktu.
Ama ilk kez bu soruyla barışıktım.
Çünkü bazı soruların cevabı olmaz. Sadece yaşanır.
Ve o gece, eski bir masada, basit bir kart oyununda, kendime biraz daha yaklaşmıştım.